İstanbul'da saat: sanalbasin.com üyesidir
Yazı Detayı
14 Mayıs 2018 - Pazartesi 11:23 Bu yazı 310 kez okundu
 
Soma, “İş Kazaları”, Mutlak Devlet ve Kapitalizm
Demir Küçükaydın
demiraltona@gmail.com
 
 

 

Soma çocukluğumun geçtiği, kişiliğimin şekillendiği yerdir.

Çocukluğum bu madenci kasabasında, maden işçileri arasında geçmişti. Biz işçi çocukları, kömür kamyonlarının seslerinden hangi marka olduğunu bilme ve kimin olduğunu çıkarma oyunları oynardık. Yıllar sonra Emil Zola’nın Germinal romanını okuduğumda çocukluğumun dünyasına geri dönmüş gibi olmuştum.

Maden İşçileri ocakta, kafalarındaki kasklarının önüne, bir lamba takarlar. O lambanın enerjisi bellerindeki aküden gelir. İşçi ocağa girmeden önce, kendi markasını verip bir lamba alır. İşten çıktığında da teslim eder markasını alır. Bu akülerin her gün bakımı ve yeniden şarj edilmesi gerekir. Babam bu işin yapıldığı “lambahanede” ustabaşıydı.

Önceleri maden ocaklarında (benim çocukluğumda hala özel ocaklarda da) karpit lambası kullanılırdı. Bir devlet işletmesi olan o zamanın Garp Linyitleri İşletmesi’nde ise elektrikle çalışan modern lambalar.

Özel ve devlet işletmeleri arasında lambalarda yansıyan fark, aslında iş koşullarının tümünde görülebilirdi.

*

Karlılık kapitalizmin esas motorudur.

Kar biricik hedef olunca, bunu arttırmak için masrafları düşürmek gerekir. Masrafları düşürmek için ise, işçileri daha kötü şartlarda, daha ucuza çalıştırmak; üretim masraflarını iyice kısmak. (Bu kişilerin ahlakıyla ilgili bir sorun değildir. Sermayenin mantığından doğar bu nedenle biz sosyalistler insanları değil, sistemi suçlarız ve değiştirmeye çalışırız.)

Bütün bunlara karşı işçilerin direnmekten başka çaresi yoktur. Ama direnmek birleşmek ile olur. Birleşmek ise ancak demokratik bir ortamda mümkündür.

Bu nedenle işçiler dünyanın her yerinde ve her zaman demokrasinin en büyük savunucuları olmuşlardır. İşçilerin kendilerini savunmak için demokrasiye ihtiyaçları vardır. Bugün “Batı Demokrasisi” diye tanımlanan rejimlerin ve ülkelerin hepsi aslında işçilerin mücadeleleriyle ortaya çıkmışlardır.

İşçilerin örgütlenmesi ve Demokrasi birbiriyle bağlıdır. İşçiler ne kadar örgütlü ise o ülke o kadar daha demokratiktir. Ne kadar demokratikse o işçiler o kadar kolay örgütlenebilirler.

İşçilerin örgütlerini sadece sendikalar olarak algılamak yanlıştır. İşçilerin esas etkili örgütleri Sosyal Demokrat ve Komünist partiler olagelmiştir. Kuzey Avrupa’da Sosyal Demokrat, Güney Avrupa’da Komünist partiler, işçilerin en etkili savunma araçları olmuşlardır.

İşçilerin partileri iktidara geldiklerinde ille de sosyalizme geçerler diye bir kural yoktur, iktidarda kalıp, kapitalizmi belli sınırlar içinde de tutabilirler ve bu da o ülkedeki işçilerin çıkarına olabilir.

Çünkü bir ülkenin “işçi sınıfı”, işçi sınıfı değildir. İşçi sınıfının bir zümresidir. Çünkü işçi sınıfı dünya çapında dünya tarihsel bir sınıftır ve kavramın içeriği de böyledir. Aslında sınıf analitik bir kavramdır. Elle dokunulabilen ve görülen toplumsal bir olgu değildir.

Bir ülke işçilerinin kendi çıkarını koruması ve savunması işçi sınıfının çıkarını koruma ve savunmayla özdeş değildir. İlişki tıpkı uzun vadeli çıkarlarla kısa vadeli çıkarlar; parçanın çıkarıyla bütünün çıkarı ilişkisi gibidir. Bunlar tarihin çok nadir anlarında birbirleriyle çakışırlar.

Örneğin İsveç gibi ülkelerdeki “sosyal devlet” tam da bunun ifadesidir.

Aslında Avrupa’nın hikâyesi, iktidara gelmiş işçilerin kapitalizmi korumalarının ama aynı zamanda kendi haklarını geliştirmelerinin hikâyesidir.

Güney Avrupa ülkelerinde işçi hareketi daha militan ve kavgacıdır ama aynı zamanda daha bölünmüştür. Bu militanlığına rağmen Güney Avrupa’da işçilerin hakları Kuzeydekiler kadar değildir.

Bunun nedeni, Kuzeydeki sendika ve partilerin, bütün bürokratikliklerine rağmen genellikle tek bir örgütte birleşmiş olmalarıdır.

Bir ülkedeki işçileri kapsayan reformist ve uzlaşmacı ama tek örgüt genellikle her zaman militan, mücadeleci ama bölünmüş bir işçi hareketinden çok daha etkili sonuçlar alır.

İşçiler gerek ekonomik, gerek sosyal, gerek politik olarak ne kadar elverişli konumdalarsa, o ülke o kadar zengindir ve gelirler arasındaki eşitsizlik o kadar azdır.

Çünkü işçilerin hakları ve demokrasi arasındaki ilişkinin benzeri de demokrasi ile zenginlik ve sosyal adalet arasında da vardır.

Neden böyledir?

Çünkü demokrasi ve yüksek bir örgütlülük düzeyi, işgücünün fiyatının yüksekliği demektir aynı zamanda.

İşgücünün fiyatı yüksekse, kapitalist diğer kapitalistlerle rekabet edebilmek için emek üretkenliğini arttırmak; yani daha modern teknikle, daha çok makine kullanarak üretim yapmak zorundadır.

Bu da modern tekniğin ve araçların kullanılmasını; bu yönde araştırma ve geliştirmeler yapılmasını; bu da modern tekniği ve araçları kullanabilecek ve üretebilecek kaliteli, yaygın ve yüksek bir eğitimi vs. zorunlu kılar.

Keza işçilerin örgütlülüğü, burjuvaziye daha büyük vergileri; daha iyi bir kontrolü; vergilerden ezilen sınıfların refahına daha büyük harcamalar yapmayı mümkün ve gerekli kılar. Böylece refah ve gelir eşitsizliklerinin daha ılımlı oluşu, yani tipik bir batılı ülke resmi ortaya çıkar.

Yani sanılanın aksine batı ülkeleri zengin olduğu için demokratik değildir; demokratik olduğu için zengindir.  İşçi sınıfı örgütlenip haklarını iyi savunabildiği için o ülkeler demokrasiyi geliştirebilmişler; bu da işçilerin örgütlülüğünü ve haklarını arttırmış; bu da kapitalistleri daha modern makineler kullanmaya zorlamış bu da o ülkelerin zengin ve ileri olmasının yolunu açmıştır.

Yani amacınız o olmasa bile demokrasi için mücadele ettiğinizde aslında aynı zamanda o ülkenin zenginliği, refahı ve sosyal adaleti için mücadele etmiş olursunuz.

Bu, her zaman nesnel olarak ortaya çıkan sonuçtur.

Bu da değer yasasının bir sonucudur. Mutlak ve nispi artık değer arasındaki faktır bu bir yanıyla.

İşçileri daha uzun ve yoğun çalıştırarak mı ucuza mal edilecektir mallar, yani mutlak artık değer artışıyla mı; yoksa daha modern teknik, daha yoğun makine kullanımıyla mı? Yani nispi artık değer artışıyla mı? İşçiler örgütsüzse ve direnemiyorlarsa, hiçbir güç kapitalisti daha modern teknik kullanmaya zorlayamaz; boğaz tokluğuna çalışan işçi ile ve eski makine ve teknikle üretim devam eder. Örneğin her lokantada on tane işsiz genç garson diye tek bir müşterinin başında bekleşir.

O halde, “Türkiye’de toplum niye bu şarklılıktan çıkamıyor; niye demokrasi gelmiyor; niye geri bir ülke olmaktan çıkamıyor; niye böyle müthiş gelir farkları var?” sorularının cevabı “niye işçiler Türkiye’de örgütsüz ve dağınıktır?” sorusunda gizlidir.

Şundan dolayı: Türkiye’deki devlet ve devletçilik, bu merkezi bürokratik devlet, bütün anti demokratik ve keyfi yasaları ve idaresiyle; bu yapısıyla işçi sınıfının örgütlenip mücadele vermesinin önündeki en büyük engeldir.

Yani aslında bu merkezi bürokratik, keyfi devlettir Türkiye’de kapitalistlerin böylesine hayasızca sömürülerinin nedeni.

Burjuvaziyi ve sermayeyi baş düşman ilan edip bu devlete bir şey söylememek, şark devletinin Almanya’daki devamı olan Prusya Devleti ve Bismark’la anlaşıp, burjuvaziye saldırmaktan, yani Marks’ın mahkûm ettiği Lassale’cılıktan başka bir şey değildir.

Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada ve geri ülkelerde de durum böyledir.

Bu devlet parçalanırsa, bu merkezi ve bürokratik mekanizme yıkılırsa, işçiler kendilerini savunabilirler.

Ayrıca bizzat bu devletin geçmişte yaptıkları da işçilerin savunma ve birleşmelerinin önünde bir engeldir. Bu ta Sümerlerden beri gelen, Roma’nın devamı olan devlet, yüzyılın başında değişmemek için değişir ve bur ulusal devlete dönerken, Hıristiyan halkları sürerek, öldürerek ve katlederek, aslında aynı zamanda işçi sınıfının en örgütlü ve modern kesimlerini de yok etmiş; geri kalan Müslümanları ise, öldürdüklerinin kimi kırıntılarıyla satın alarak, işçileri iyice örgütsüz bırakmış, günahına ortak etmiş, her türlü demokratik geleneğin kırıntısını işçi sınıfı içinde kazımıştır. Türkiye’nin işçileri bu lanetle damgalıdırlar. Bu nedenle Türkiye’de bir Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz gibi güçlü işçi partileri ve örgütleri olmamıştır. Bu nedenle liberallerin Türkiye’yi şarklılıktan kurtaracağını düşündükleri Avrupa Birliği’ne girememiştir. Şarklılıktan kurtulmak isteyen Avrupa’ya değil, İşçilere bakmalıdır.

Türkiye’nin bütün diğer güney Avrupa ülkelerinden farkının ve burada örneğin bir Yunanistan'daki komünist Partisi gibi bir zamanların güçlü partilerinin bulunmaması ve şimdi Türkiye’nin çeyrek ve yarım yüzyıl geriden giderek nal toplamasının nedeni bu katliamlardır.

Bütün bunların sonucu olarak Soma’da yer altında yüzlerce işçi kalmakta ve ölmektedir.

Bu devlet olmasa, diyelim ki bu merkezi ve bürokratik devletin yerine, kuzey Avrupa’daki gibi bir burjuva devlet olsa; iş emniyeti standartları yüksek olurdu, bu standartlara kapitalistin uyup uymadığını yine bizzat işçi örgütleri denetlerdi; merkezi, bürokratik, militer ve kırtasiyeci devlet değil.

Türkiye’de denetlemeyi ise kim yapmış? Bu merkezi ve bürokratik devletin bakanlığı.

*

Yani demokrasi için mücadele ayrı zamanda “iş kazalarına”, cinayetlerine karşı bir mücadeledir de.

İşçiler, tek tek işkolları ve iş yerlerindeki mücadelelerinde, çok özel koşullar olmadıkça yenilmeye mahkûmdurlar.

İşçiler sırf işçilerin koşullarını iyileştirmek için yaptıkları mücadelelerde çok nadiren başarılar kazanırlar.

İşçiler, sadece tüm işçileri değil; tüm toplumdaki gayrı memnunları da birleştirecek bir programa sahip olduklarında ancak belli haklar kazanma yolunda bir mesafe kat edebilirler ve o zaman ancak böyle iş kazaları daha az olur; daha az insan ölür veya sakat kalır.

Bunun için de işçiler, tüm gayrı memnunların farklı mecralarda akan talep ve tepkilerini bir tek büyük nehirde birleştirmelidirler. Bu birleştirme ise ancak gerçekten tutarlı ve radikal bir demokrasiyi hedeflemek ve savunmakla olabilir.

Ancak insanların dili, dini, soyu sopu, cinsi veya cinsel eğilimi nedeniyle herhangi bir baskı ya da ayrımcılığa uğramadığı; devletin bütün bu konularda kör olduğu; devletin veya ulusun bunlarla tanımlanmadığı koşullar için bir mücadele tüm gayrı memnunları birleştirebilir. Bunun yanı sıra ve bunun ayrılmaz bir parçası olarak, ancak merkezi ve bürokratik devletin yapısına ve keyfiliğine karşı mücadele tüm işçilerin ve diğer tüm gayrı memnunların desteğini kazanabilir.

İşçiler, ancak dil, din, kültür, cins vs. bölünmelerine son verebildiğinde gerçekten iktisadi konum ve çıkarlara göre bir bölünme temelinde birleşebilir.

Zaten tam da bu nedenle ancak gerçekten demokratik (insanların, dini, ırkı, kültürü nedeniyle bir ayrımcılığa veya baskıya uğramadığı biçimsel ve hukuki eşitlik) bir düzende sosyalizm (ekonomik eşitlik) hem bir zorunluluk hem bir olanak olarak ortaya çıkar.

Ve yine bu nedenle, işçi hareketi işçi hareketi olmaktan çıktığı ölçüde gerçekten işçi hareketi olur.

*

Kapitalizm öncesi toplumlarda, madenlerde “ekonomi dışı zor” aracılıyla cüceler çalıştırılırdı. “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” masalındaki yedi cücenin madenci olması, insanlardan uzak bir ormanda yaşaması, kapitalizm öncesi toplumlarda, yani basit meta üretimine dayanan toplumlarda, madenlerin işlenişinin gerçeğini yansıtır.

Bizans ve Osmanlı’da Cüce olmak madenci olmaya yazgılı olmak demekti. Cüceler adeta bir kast durumundaydılar. Madenleri de genellikle Şark’ın mutlak devleti angaryayla çalıştırırdı.

Kapitalizm ile birlikte kapitalizm öncesinin “ekonomi dışı baskı”sı ortadan kalktı ve onun yerini ekonomik baskı aldı. Artık “özgür” insanlar vardı. Tüm feodal bağlarından ve üretim araçlarından özgür. Günümüzün moda deyimiyle, artık bir “birey”dir.

Bu bideyler, en küçük bir savunma mekanizması kalmamış, çalışmaz, yani iş gücünü satmazsa aç kalacak insanlar, yepyeni bir tarihsel ve toplumsal kategori olan işçilerdir, loncaların veya kastların bağlarından da ve korumasından da özgür.

Bu nedenle Kapitalist sömürünün “ekonomi dışı zor”a, yani devletin  zoruna ihtiyacı yoktur, kapitalizm öncesi sömürüden farklı olarak. Bu nedenle Das Kapital’de “Devlet” diye bir  bölüm de yoktur.

Kapitalizm öncesinde dilencilik bile bir meslektir ve dilencilerin bile loncası vardır. Kapitalizmde ise işsiz herkes potansiyel veya fiili bir dilencidir, tabii dilenebilecek bir yer bulabilirse.

İş gücünün yaşı, cinsiyeti, ırkı, milliyeti, dini vs. onun ürettiği artı değer üzerinde hiçbir etkide bulunmaz.

Bizlerin “insanların eşitliği”, “çok kültürlülük”, “demokrasi”, “biçimsel ve hukuki eşitlik” vs. dediğimiz, uğurlarına hapislere girdiğimiz, mücadele ettiğimiz bütün bu ulvi değer ve mücadelelerin hepsi, yani bugünün değerleri bütünüyle iş gücünün bu özelliği ile ilgilidir. Bu nedenle son duruşmada aynı zamanda kapitalizmi daha saf ve mükemmel kılarlar.

Bizler din, millet, kültür vs. eşitliği için mücadele ederken aslında tamamen kapitalizmde bütün artı değerin kökeninde bulunan meta olan iş gücünün bu temel özelliğine uygun bir toplumsal ve politik düzenin (yani kapitalizmin) inşası için davranmış oluruz.

Zaten tam da bu nedenle tüm bu biçimsel eşitlikler Kapitalizmi ortadan kaldırmaz ve daha mükemmel bir kapitalizme olanak sağlar.

Ama bu aynı zamanda işçilerin kapitalizme karşı birleşebilmelerinin de temel koşulunu sağlar.

Bu nedenle burjuvazi kapitalizm için bu ideal olan ilişkiye, yani demokrasiye bile karşıdır ve tam da bu nedenle işçiler bayraklarına her şeyden önce biçimsel ve hukuki eşitliği, yani Demokratik Bir Cumhuriyet’i yazarlar.

Bu biçimsel eşitlik, her şeyden önce işçilerin bölünmüşlüğüne son verip, sınıf olarak birleşmelerinin koşullarını sağladığı için işçiler tutarlı (radikal) bir demokrasiyi savunabilecek biricik sınıftır.

Bütün diğer sınıflar demokrasiyi bu kapsamda radikal bir içerik ve biçimle savunmaktan uzaktırlar.

Kapitalizmde kar, rant ve faizin kaynağında, işçilerin sahip olduğu ve gerçekleştirmek için satmak zorunda olduğu tek mal, işgücü denen mal (meta) vardır.

İşgücü’nün kullanımıyla ortaya çıkan şey değerdir yani emektir. Değer yoğunlaşmış emek olduğundan emektir.

Emek, sadece ücreti değil, artı değeri de kapsar.

Bu nedenle “emek en yüce değerdir” gibi güzellemeler aslında burjuvazinin sloganlarıdır.

Nasıl sosyalizmi sınıf mücadelesine indirgemek onu burjuvazinin kavramlarıyla ve burjuvazinin kabul edeceği bir biçimde savunmak ise, aynı şekilde emeğin savunusu ya da güzellemeleri de sosyalizmi burjuvazinin ufku içinde onun savunabileceği biçimde savunmak demektir.

Sınıf mücadelesini ve sınıfların varlığını da; emeğin değerin kaynağında bulunduğunu da burjuva düşünürlerin bulması bir rastlantı değildir. Bunları kabul etmek veya sınıf mücadelesi çağrıları yapıp emeğe övgüler düzmenin sosyalizmle ilgisi yoktur sosyalizmi burjuvaca savunmaktır.

Sınıfların varlığını ve mücadelelerini kabul etmek sosyalizm için yetmez; sınıfları ve mücadelelerini yok etmeyi ve bunun tarihsel olarak bir gereklilik ve imkân olduğunu savunmaktır sosyalizm.

Değerin yoğunlaşmış emek olduğunu kabul insanı sosyalist yapmaz; işgücü denen metaın tüm değerin kaynağı olduğunu kabul ettiğiniz, tüm diğer gelirlerin (kar, faiz, rant) kökeninde bu artı değer denen ödenmemiş emeğin bulunduğunu kabul ettiğinizde sosyalist olursunuz.

Bu değerin içinden işgücünün payı olan ücret’i çıkardığınızda geriye kalana artı değer denir ve bu artı değer de, kar (sanayi ve ticaret karı), faiz ve rant olarak paylaşılır. Bunlar da kapitalist toplumdaki temel sınıfları oluştururlar.

Bunlardan rantiyeler kapitalizmin işlemesi için gerekli olan bir sınıf değildir. Toprak da hava gibi su gibi bir üretim koşuludur. Aslında bütün topraklar kamulaştırıldığında kapitalizm ortadan kalkmaz, daha mükemmel bir kapitalizmin koşulları oluşmuş olur.

Ama burjuvazi, işçi sınıfından korktuğundan, ayrıca toprakları kamulaştırarak deliye taşı andırmak istemediğinden, yani işçilere kendilerinin de mülksüzleştirilebileceğini göstermek istemediğinden tarihsel olarak bu adımı atmaz ve atamaz. Dolayısıyla bu adımı atmak da yine işçilere kalır. Sanılanın aksine toprakların kamulaştırılması sosyalist değil, demokratik bir taleptir.

Aynı durum Türkiye gibi ülkelerde burjuvazi ile kapitalizm öncesinin yadigârı şark Devleti arasındaki ilişkide de vardır.

Aslında soyut olarak, kendi egemenliğinin aracı olacak bir devletten çıkarlıdır burjuvazi. Ama nasıl Toprak sahipleriyle uzlaştı ve toprakları kamulaştırmaya yanaşmadı ise; sınıf olarak onlarla işçilere karşı iş ve güç birliği yaptı ise, aynı şeyi bu kapitalizm öncesinden yadigar, bu merkezi, keyfi ve bürokratik devletle de yapar. Onu tasfiye etmez, onunla iş ve güç birliği yapar.

O halde Türkiye’nin politikasını şu ilişki belirler: burjuva sınıfının demokrasi korkusu ve gericiliği ile devletin mutlak ve merkezi yapısı. Burjuvazinin bu baskıcı güçlü devlete ekmek gibi su gibi ihtiyacı vardır. Merkezi bürokratik aygıtın da böyle kendisine dokunmayacak kendini “ele geçirecek” ve daha gerici yasalarla kendi keyfi yapısını güçlendirecek bir burjuvaziye.

Bu nedenle Türkiye’de devlet, yani kapitalizm öncesinin bir kalıntısı, Türkiye’de kapitalizm ve burjuvazi geliştikçe güçlenir. Budur şarkta kapitalizme geçişin paradoksal görünüşü.

Ham ruhların anlamadığı diyalektik buradadır.

Türkiye’de kapitalist ilişkiler geliştikçe, prekapitalizmin en büyük ve somut ifadesi olan merkezi, bürokratik ve keyfi devlet güçlenir. Türkiye Kapitalistleştikçe ve burjuvazi güçlendikçe, sanılanın aksine sosyalizm için değil, demokratik mücadele ve hedefler için mücadele gereği artar.

Bu nedenle, acil bir görev olarak antikapitalist sloganlar atmak; burjuvaziyi ve kapitalizmi lanetlemek; bu demokratik mücadeleden kaçmanın bir örtüsünden başka bir anlama gelmez. Türkiye’de ve dünyada kapitalizmi tasfiye edebilmek için önce prekapitalizmi tasfiye etmek gerekmektedir.

Prekapitalizmin asli özelliği ağalar falan değil; ekonomi dışı zor ile artı ürüne el koyan, Sümerler çağından kalma devlettir.

Bu merkezi bürokratik devleti tasfiye en acil demokratik görevdir.

Soma’da madende ölen işçilerin bize vasiyeti, demokrasi için, en radikalinden bir demokrasi için mücadeledir.

Ancak o zaman sözlerimiz ve yaptıklarımız hamasi söz ve davranışlar olmanın ötesine geçebilir ve kalıcı bir mücadeleye dönüşebilir.

Demir Küçükaydın

14 Mayıs 2014 Çarşamba

*

“İşçi Sınıfı Cennete Gider”

Dün İstanbul Forumları’nın Yoğurtçu Parkı’nda Soma’daki katliamı ele alan ortak forumu vardı. Bu vesileyle parklara dönüş yapılmış olacaktı.

Dün sabah, erken kalkıp “Parklara Dönerken – Forumlar ve Soma” yazısını bitirdikten sonra Forum’un yapılacağı Yoğurtçu Parkı’na gittim. Forum bir saat geç, 14.00’te başladı.

Sanki bunca eleştiri ve öneri yapılmamış gibi birileri bir yerlerde karar verip “Ağlama duvarı” yöntemiyle forum yaptı. Hiç olmazsa forumu hangi yöntemle yapalım deyip bizzat foruma gelenlere sorabilirlerdi. Böylesine en basit ve sıradan bir demokratik geleneğin bile olmadığı yerde ne olabilirdi ki? Gelenlerin dağınıklığı ve örgütsüzlüğü bir “Hazırlık Komitesi” veya “Gezi Forumları Dayanışması”nın böyle belirlemesine olanak tanıyordu. Eğer bu dağınıklığı gidermek gibi bir amaç olsa, gündemimizin ilk maddesi nasıl bir yöntemle tartışacağımız ve forum yapacağımız olsun denebilirdi mesela.

“Ağlama Duvarı” yöntemi, insanların sırayla söz alıp iki veya üç dakika içinde kafalarındakini anlatmalarıdır. Bir karar, farklı görüş ve alternatiflerin tartışması, tezlerin veya önerilerin birbiriyle çoğunluğu kazanmak için mücadelesi gibi hiçbir şey yoktur. Bunların olmadığı yerde her zaman olan olur: örgütlü ve küçük gruplar yönü belirler.

 

Dünkü forum da öyleydi. Bu yöntem, Geziden sonraki forumlarda belki hoş görülebilir ve anlaşılabilirdi. O geniş kalabalık, coşku ve dolgunluk içinde belki insanların kendini ifade etmesi için başka bir biçim uygun düşmeyebilirdi. Ama arada bir yıllık bir deneyden, her biri 10-15 kişi ile toplantı yapan forumlardan başkasının gelmediği bir ortamda, aynı yöntemi sürdürmenin anlamı yoktur ve birincisi trajedi ise bu komedi bile değil, bir fars veya vodvil olabilirdi. Ve de öyle de oldu.

Sonuna kadar beklemek artık anlamsız göründü ve sonunu izlemedim. Nasıl olsa ne olduğunu birilerinden duyardım.

Düşünün, tüm İstanbul forumları çağrı yapıyor. Soma’da yüzlerce işçi kurban gitmiş. Yani konu da böylesine can alıcı. Ama “kaç kişi vardı?” derseniz, üşenmedim saydım 300 civarında bir rakam buldum. Haydi, gelen gideni 400 olsun.

Gezi’nin kitlesi yoktu bu Parklara dönüşte ve bununla birleşmiş Soma forumunda.

Gezi açıkça forumları boykot ediyor denilebilir. Gezi’ye gelenler sadece Berkin’in cenazesine geldi. Buhar olup uçmadığını ama kendisini ifade edecek bir biçim bulamadığı için şimdilik görünmez olduğu mesajını verdi. Bir de belki Soma’nın duyulduğu ilk gün Taksim’e geldi. Hepsi o kadar. Açık ki, kiminin “prekarya”, kiminin “orta sınıf”, kiminin “beyaz yakalılar”  dediği Gezi’nin modern ücretlileri bu biçimiyle Forumları boykot ediyor; izlenen politikada kendini bulamıyor.

Dünkü foruma gelenler, “sen, ben, bizim oğlan”dı. Hafızası zayıf, uzun yıllar Türkiye’nin politik ortamlarından uzak kalmış bir insan olmama rağmen benim bile oraya gelenlerin yüzde altmış kadarına göz aşinalığım vardı.

Şunu açıkça kabul etmeli forumlar: Gezi’nin kitlesi forumları boykot ediyor. Uzaktan göz ucuyla gözlüyor ama orada kendini bulamıyor, protesto ediyor ve uzak duruyor. Bu örgüt ve mücadele biçimlerinden rahatsız.

*

Ama sadece Gezi’nin ücretlileri mi? Hayır. Seçimler gösterdi ki, ulusalcı ve Türk milliyetçisi, bu sisteme dokunmayan, sadece iktidara çatan; bu devletin yapısını sorun etmeyen bir muhalefetin de aracı olmak istemiyor ve onlar tarafından kullanılmaktansa, en azından son on yılda yaşamında iyi kötü düzenlemeler yapmış AKP’nin yanında durmayı daha akıllıca görüyor.

İşçi sınıfı, Sünni ve Müslüman alt kesimleriyle de; modern şehirli Gezi’yi yapmış üst kesimleriyle de ulusalcılardan, ulusalcılığa karşı kesin bir savaş açmayanlardan ve mesafe koymayanlardan uzak duruyor ve bu türden muhalefete mesafe koyuyor.

Soma’ya gidenlerin anlattıkları, İşçilerin her şeyi bilmelerine rağmen, Ulusalcıların ve her şeyi sadece hükümeti yıkmaya odaklayanların bir aracı olmaktansa, onlara mesafeli olmayı yeğlediğini gösteriyor.

Bu işçiler bu topraktaki insanların neolitik devrimden beri binlerce yılda biriktirdiği değerleri; sınıflı topluma geçtiğinden beri biriktirdiği sınıf mücadelesi tecrübelerini; aynı tehlikeli işi yapan maden işçilerinin modern zamanlarda oluşturduğu dayanışma gelenekleriyle sentezlemiş; “çizmelerimi çıkarayım mı kirlenmesin” diyen; sağ kurtulur kurtulmaz günlerce kurtarma çalışmalarında günlerdir arandığını bilmeden çalışan; oğlunun ölümünü kabullenmiş anasının yanına gelince, başka analar üzülmesin diye anasıyla bir resim bile çektirmeyen insanlardır.

İşçilerin çok güçlü sınıf içgüdüleri vardır.

Onlar sizden uzak duruyorsa, sorun onlarda değil sizdedir.

Çok açıktır anlayana mesaj, işçi sınıfı Gezi’cisiyle, AKP’lisiyle ulusalcılara; sorunu bir hükümet karşıtlığına indirgeyenlere, CHP’lilere uzak durmakta, mesafe koymaktadır.

Ciddi, sağlam, radikal, ucuz zaferlerin peşinde koşmayan; köklü değişimleri yapacak; insanlara örnek olup onları dönüştürecek bir alternatif arayışındadır.

Klişeleşmiş sloganlar, sekterlikler, manüplasyonlar, şark kurnazlıkları işçileri kandıramamakta ve uzaklaştırmaktadır.

İşçiler ulusalcılara mahkûmiyeti; onlar tarafından kullanılmayı kabul etmemektedir.

*

Sartre “Cehennem başkasıdır” demişti.

Cehennem Fabrikadır, madendir, bilgisayarlı işyeridir.

Cehennem Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Ama “İşçi sınıfı cennete gider.”

la classe operaia va in paradiso

Demir Küçükaydın

19 Mayıs 2014 Pazartesi

 

Soma’da madende ölen 301 İsimsiz İşçinin İsim Listesi

No

ADI-SOYADI

İLİ

İLÇESİ

1

ABDULLAH İNAL

BALIKESİR

DURSUNBEY

2

ABDULLAH ÖZDEMİR

MANİSA

SOMA

3

ABDULLAH SİVRİ

MANİSA

SOMA

4

ABDÜLMÜTTALİP AKAY

İZMİR

BERGAMA

5

ADEM ABOKAN

MANİSA

SOMA

6

ADEM ÇETİNER

İZMİR

KINIK

7

ADEM VAROL

İZMİR

BERGAMA

8

AHMET AKBULUT

MANİSA

AKHİSAR

9

AHMET AKDEMİR

MANİSA

SOMA

10

AHMET ALİ ASLAN

İZMİR

KINIK

11

AHMET AVCU

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

12

AHMET BAL

MANİSA

SOMA

13

AHMET ÇELİK

ADANA

 

14

AHMET ERGÜN

KÜTAHYA

SİMAV

15

AHMET EROL

ÇORUM

 

16

AHMET GÜLCÜ

MANİSA

SOMA

17

AHMET GÜVEN

İZMİR

KINIK

18

AHMET KAYA

MANİSA

SOMA

19

AHMET SOLUK

KÜTAHYA

TAVŞANLI

20

AHMET ŞEN

İZMİR

KINIK

21

AHMET VARAL

MANİSA

SOMA

22

AKİF DORUK

MANİSA

KIRKAĞAÇ

23

ALİ BİÇAK

MANİSA

SOMA

24

ALİ ÇİFİTCİ

MANİSA

SOMA

25

ALİ GÜL

BALIKESİR

İVRİNDİ

26

ALİ KAVAS

MANİSA

SOMA

27

ALİ KİLİT

ZONGULDAK

 

28

ALİ ŞAHİN

BALIKESİR

DURSUNBEY

29

ALİ ŞENTÜRK

KÜTAHYA

TAVŞANLI

30

ALİ YANAR

KÜTAHYA

TAVŞANLI

31

ALİ YÜKSEL

MANİSA

SOMA

32

ARİF DEMİR

BALIKESİR

DURSUNBEY

33

AŞKIN KOYUN

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

34

AYDIN ÖZGÜN

BARTIN

 

35

AYHAN AVCI

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

36

BAYRAM ALİ DAĞLI

İZMİR

KINIK

37

BAYRAM BAYINDIR

MANİSA

SOMA

38

BAYRAM EROL

MANİSA

SOMA

39

BAYRAM İNDİRİK

İZMİR

KINIK

40

BAYRAM PARÇA

MANİSA

SOMA

41

BEYTULLAH ÇAKIR

İZMİR

KINIK

42

BİLAL AY

İZMİR

KINIK

43

BİLAL BİLGİ

MANİSA

SOMA

44

BİLAL MALKOÇ

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

45

BURAK KARAYEL

ÇANKIRI

 

46

CELAL SEVİNÇ

MANİSA

SOMA

47

CEMAL KAYA

BALIKESİR

İVRİNDİ

48

CEMAL YILDIZ

MANİSA

SOMA

49

CEMİL TAŞDEMİR

BALIKESİR

İVRİNDİ

50

CENGİZ ÇANTAL

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

51

CENGİZ KARGI

KÜTAHYA

 

52

CENGİZ ŞİMŞEK

MANİSA

KIRKAĞAÇ

53

DAVUT AĞIZ

KÜTAHYA

TAVŞANLI

54

DAVUT ÇEÇEN

KÜTAHYA

TAVŞANLI

55

DAVUT DURAN

KÜTAHYA

SİMAV

56

DAVUT KÖSE

MANİSA

SOMA

57

DOĞAN YILDIRIM

İZMİR

KINIK

58

DURSUN DEMİRCAN

MANİSA

KIRKAĞAÇ

59

EMİN ESEN

MANİSA

SOMA

60

EMİN KURT

BALIKESİR

BALYA

61

EMİN MAZI

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

62

EMRAH ÇAKIR

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

63

EMRULLAH ARMUT

HAKKARİ

 

64

ENGİN YILDIRIM

KÜTAHYA

 

65

ERCAN CEZELİ

İZMİR

BERGAMA

66

ERDAL DEMİREL

AYDIN

DİDİM

67

ERDOĞAN KÖSE

MANİSA

SOMA

68

ERDOĞAN MERDİM

İZMİR

KINIK

69

ERDOĞAN SEVBEN

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

70

ERGUN KOYAKKAYA

KÜTAHYA

 

71

ERGÜN AKKUŞ

BALIKESİR

 

72

ERGÜN SİDAL

İZMİR

KINIK

73

ERKAN ALTUNTAŞ

ZONGULDAK

TOZLU

74

ERKAN DOĞDU

İZMİR

BERGAMA

75

EROL IŞIK

MANİSA

KIRKAĞAÇ

76

EROL UYSAL

İZMİR

KINIK

77

ERSAN ÇETİN

İZMİR

KINIK

78

ERSİN KEÇELİ

MANİSA

SOMA

79

EVREN SARI

İZMİR

KINIK

80

FARUK KARAHAN

BALIKESİR

İVRİNDİ

81

FATİH KÖSE

KÜTAHYA

 

82

FEDAİ BOZDAĞ

BALIKESİR

BİGADİÇ

83

FERHAT AVKAŞ

MANİSA

SOMA

84

FERHAT CANBAZ

MANİSA

SOMA

85

FERHAT İREN

MANİSA

SOMA

86

FERHAT TOKGÖZ

MANİSA

SOMA

87

FERİDUN ÇELİK

BALIKESİR

DURSUNBEY

88

GAFUR ŞEN

MANİSA

SOMA

89

GAZİ OSMAN SÜMER

ISPARTA

 

90

GÖKHAN YILMAZ

İZMİR

KINIK

91

GÖKNUR KOCAGEDİK

MANİSA

SOMA

92

GÜNGÖR KAYRAK

İZMİR

KINIK

93

HAKAN TAŞDEMİR

BALIKESİR

İVRİNDİ

94

HAKAN UÇKUN

MANİSA

KIRKAĞAÇ

95

HAKKI DOĞAN SAL

MANİSA

SOMA

96

HALİL ERGÖZ

MANİSA

AKHİSAR

97

HALİL İBRAHİM DOĞAN

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

98

HALİL İBRAHİM HAMURCI

KÜTAHYA

 

99

HALİL KOCA

MANİSA

AKHİSAR

100

HALİL ŞEVİK

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

101

HARUN KESKİN

İZMİR

KINIK

102

HASAN AKKAŞ

MANİSA

KIRKAĞAÇ

103

HAYRİ TÜRKER

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

104

HAYRULLAY BAYGÜL

BALIKESİR

BİGADİÇ

105

HİMMET ANAÇLI

MANİSA

SOMA

106

HÜSEYİN AVKAŞ

MANİSA

SOMA

107

HÜSEYİN DALBUDAK

İZMİR

KINIK

108

HÜSEYİN DEMİR

MANİSA

SOMA

109

HÜSEYİN KILINÇ

İZMİR

KINIK

110

HÜSEYİN KİLİNÇ

İZMİR

KINIK

111

HÜSEYİN TOP

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

112

İBRAHİM BİÇER

MANİSA

AKHİSAR

113

İBRAHİM ÇELİK

DENİZLİ

 

114

İBRAHİM ÇIRAK

UŞAK

 

115

İBRAHİM DUMAN

MANİSA

SOMA

116

İBRAHİM GEZER

MANİSA

KULA

117

İBRAHİM GÖKÇE

İZMİR

KINIK

118

İBRAHİM KUTBEY

BALIKESİR

DURSUNBEY

119

İBRAHİM SALGIN

İZMİR

KINIK

120

İBRAHİM SUNGUR

KÜTAHYA

TAVŞANLI

121

İDRİS ARSLAN

BALIKESİR

DURSUNBEY

122

İDRİS DURAN

BALIKESİR

DURSUNBEY

123

İLKAY YILDIRIM

İZMİR

KINIK

124

İLYAS ÖZKAN

KÜTAHYA

GEDİZ

125

İLYAS YILDIRIM

MANİSA

SOMA

126

İSA ALDEMİR

BALIKESİR

İVRİNDİ

127

İSA ÇALIŞ

MANİSA

SOMA

128

İSA SADAN

ORDU

 

129

İSA SEVBEN

BALIKESİR

SAVAŞTEPE

130

İSMAİL ASLAN

 
Etiketler: Soma,, “İş, Kazaları”,, Mutlak, Devlet, ve, Kapitalizm,
Yorumlar
Haber Yazılımı gtag('set', {'marmaracagdas.com': 'USER_ID'}); // ga('set', 'marmaracagdas.com', 'USER_ID'); //>>.async-hide { opacity: 0 !important} ga('require', 'GTM-KK37KMJ');